26 Aralık 2010 Pazar

FC BARCELONA ve DAYANIŞMA





FC Barcelona. İspanya liginin lideri. Oynadığı futbol ve aldığı sonuçlarla dünya futbol kamuoyunu kendisine hayran bırakan takım.

Dayanışma. Toplum biliminde anlamı;

Bir topluluğu oluşturanların duygu, düşünce ve ortak çıkarlarda birbirlerine karşılıklı bağlanması.

Bağlılığı sağlayan değerler ise;

Sevgi, saygı ve sadakat.

Sadakat;

Sağlam ve güçlü dostluk.

Dostluk;

Sevgi ve güvenle oluşan gönüldaşlık.

Gönüldaş;

Duyguları aynı olanlardan her biri, candan dost.

Sizce FC Barcelona’nın başarısı duygu, düşünce ve ortak çıkarlarda birbirlerine bağlı, sadık, sağlam ve güçlü dostlukları olan, gönüldaş ve candan dost insanların bir arada olmasından mıdır?

2008 yılında mağlubiyetlere alışmış olan bir takım, iki yıldaki değişim ve bu yılın Barcelona’ sı.

Sorumun bana göre cevabı evet. Ekip olarak başarıya ulaşmada dayanışma önemlidir. Dayanışmada candan dostluklarla sağlanır.

Ve tabiî ki sonuçta bu ortamı yaratacak olan lider. O dayanışma ruhunu ortaya çıkarabilen kişi.

Bir Barcelona maçını seyrederken Pep Guardiola’yı daha dikkatli izleyin;

Sizde mütevazi , aynı zamanda disiplinli, öz güvenli, ne yaptığından emin, oyuncularıyla ve taraftarıyla iletişimi güçlü, oyuncularını ve onların yeteneklerini iyi bilen, mesleğini yaşayan bir kişi hissini uyandırıyor mu?

Ve yüzündeki sürdürülebilir başarıyı sağlayabilecek inancı gördünüz mü?

Yetenekli oyuncular ve yetenek yönetimini bilen bir lider. O onlardan biri gibi. Guardiolayı izlerken bunu yaşabiliyorsunuz.

Xavi Guardiola için bir röportajında (Skylife) şu yorumu yapmış;

“Guardiola ile birlikte oyun sistemi ve taktik ciddi biçimde değişti. Teknik ve taktik olarak farklı bir sistem geldi. Bizleri çok iyi motive etti ve takım olarak çok iyi çalıştık. Bizlere önemli olduğumuzu hissettirdi, o ruhu bizlere aşıladı. Bu da FC Barcelona’yı daha güçlü bir takım haline getirdi.”

FC Barcelona. Disiplinden kesinlikle kopmuyor. Takım ruhunu yıkan bencillik neredeyse yok gibi. Her bir futbolcu birbirini çok iyi tanıyor ve ne yapacağını çok iyi biliyor.

Biliyor muydunuz?

Barcelona’ nın formasında sosyal sorumluluk anlamında Unicef amblemi taşıdığını.

Centera adı verilen ve başlama yaşının 8 olduğu alt yapıdan Messi, Valdes, Puyol, Iniesta,Xavi gibi dünya yıldızlarının yetiştiğini.

Alt yapı uygulamasından lidere kadar örnek bir uygulamadır FC Barcelona.

Ve verdiği mesaj nettir;

Sürdürülebilir başarı için dayanışma şarttır. Liderden alt yapıya, alt yapıdan topluma kadar.

27 Kasım 2010 Cumartesi

İŞ AHLAKI ve ETİK



Hayatımızın büyük bir bölümünü geçirdiğimiz iş yaşamında, iş ahlakı ve etik değerler bu gün olduğu kadar hiçbir dönemde bu denli önemli hale gelmemişti. Ve eminim ki bu önem, gelecekte de artarak devam edecektir.

İş ahlakı ve etik değerlerin çalışanın, yöneticinin ve dolayısıyla işletmenin performansına doğrudan etkisi bulunmaktadır. Bu etki aynı zamanda faaliyet gösterilen sektörde işletmenin rekabet gücüne de yansımaktadır.

Bu iki kavramı böylesine geniş açıdan incelersek ve günümüzde yaşananları da dikkate alırsak iş yaşamından sosyal yaşama, şirket içinden şirket dışına kadar nasıl bir yaygınlaşma olduğunu, nasıl diğer alanları da etkilediğini görebiliriz.

Buradaki en önemli nokta, işletmelerin sürdürülebilir yaşam ve başarısı için iş ahlakı ve etik değerlere ne kadar sahip çıkıldığıdır.

Her ne kadar konuyu “şirket” kavramı içinde ele alsam da, aslında şirket kavramının içerisine kamu kurumlarından sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm örgütsel yapıları alabilirsiniz.

İŞ AHLAKI ve ETİK NEDİR?

Birbiriyle bağlantılı gibi görünen bu iki kavramın aslında özünde bazı farklılıklar vardır;

“Ahlak”, toplum tarafından benimsenmiş olan ve toplum içinde kişilerin davranışları ve birbirleriyle ilişkilerinde uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallarının bütününü ifade eder.

“Etik” ise, şirketlerden kurumlara kadar bir örgütsel yapıda tüm çalışanlar tarafından benimsenen ve uygulamaya konulan, o yapının değerleriyle de bütünleşmiş olan davranışlar bütünüdür.

Sanayi devriminden günümüze ve özellikle de 80’li yıllardan itibaren global ekonomik yapının oluşması ile iş etiği, tüm örgütsel yapılar için öncelikli olarak ele alınması ve uygulamaya geçirilmesi gereken bir çalışma alanı haline gelmiştir. Bu önceliklendirmenin nedenlerinden bir tanesi de örgütsel başarıyı beraberinde getirmesidir.

Her iki tanımımda da ortaya çıkan ortak etki, iş yapış tarzındaki kuralların da nasıl olması gerektiğinin belirlenmesidir. Konuyu insan kaynakları açısından değerlendirdiğimizde ise özellikle çalışanın iş yapış tarzı ve aynı şekilde yönetimin de yönetim tarzı açısından iş etiğinin belirleyici olduğu unutulmamalıdır. Bunun sonucu da iş verimliliği ve kurumsal bağlılığın (aidiyetin) artışı ile kendini göstermektedir.

İş ahlakı ve etiğinin ortak buluştuğu nokta ise şirketlerin ve çalışanlarının aynı zamanda içinde bulunduğu topluma da uyum sağlaması gerekliliğidir. Etik değerler evrensel bir boyutta ele alınırken, ahlaki değerler toplumsal değerlerle kendini göstermekte ve toplumsal yapıya göre farklılaşabilmektedir.

Her iki kavramın da doğru ele alınması durumunda insan ilişkilerinin daha doğru, güvenilir, dürüst, samimi ve şeffaf bir şekilde yürütülebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Ne yazık ki günümüzde örgütsel yapılardaki en büyük sorun bu değerlerin bireyden, devamında yönetime ve topluma kadar uygulamadaki aksaklıklar ve vaatlerin sözde kalmasıdır. Başarılı olan örgütlerin en büyük özelliğe ise bu değerlerin hayata geçirilmesi ve sürdürülebilirliliğinin sağlanmış olmasıdır.

Gemisini yürüten kaptan tanımlamasında, geminin artık sadece kendisinin olduğu anlayışı, diğer bir ifadeyle bencillik ve bireysellik uygulamanın önündeki en büyük engelleridir. Ve ne yazık ki yönetimler de bu durumu göz ardı etmekte ve onlar da gemisini yürüten kaptan durumuna düşmektedir.

Burada öncelikli olarak çalışan mı yoksa yönetim mi sorumludur? Diye sorarsanız cevabım yönetim olur.

 *Oyak Renault’un iş ahlakı esaslarının çıkış noktasına bu konuda güzel bir örnek oluşturmaktadır.


Bir şirketin refahı ve gelişmesi; müşterilerine, çalışanlarına, ortaklarına, kendisine mal veya hizmet sağlayanlara ve kendileriyle ticarî ilişki içinde olduğu kişi ve şirketlere verdiği güvene dayanır.

Bu güvenin var olması ve devamı, şirketin tüm mensupları için her yerde ve her koşulda uygulanması gereken bir takım kurallar dizisine dayanır.

Çalışanların Şirket İçi Davranış Kuralları


• Ayırımcılık yapmamak ve bireylere karşı saygı göstermek

• Şirketin varlıklarını (tesis, araç, sınaî mülkiyet, vb.) kişisel amaçları için kullanmamak ve korumak

• Şirket imajını korumak

• Bilgilerin doğruluğu ve güvenilirliği

• Gizlilik esaslarına uymak

• Her türlü menfaat çatışmasından kaçınmak (ücretli işler, pay almak, hediye verilmesi-alınması, siyasi faaliyetler vb.)

Çalışanların Şirket Dışı Davranış Kuralları

• Kanunlara uymak

• Çevreye saygı ve çevreyi koruma

• Müşterilere karşı dürüstlük

• Hissedarlara karşı dürüstlük

• Ticari paydaşlara karşı dürüstlük

• Rüşvet ve örtülü kazançların reddi

• Gerektiğinde aracı kuruluşların uzmanlığına başvurulması

• Mali hesaplar ve denetim esaslarına uygun davranılması

• Sosyal sorumlulukların yerine getirilmesi


*Kaynak: http://www.oyak-renault.com.tr/page.aspx?id=107

17 Ekim 2010 Pazar

DEMİRYOLCULAR



İnsan. Kurumların sürdürülebilir başarısını sağlayan en önemli faktör.

Kurumlar nitelikleri ve yetenekleri ile çalışanlarıyla hayat bulurlar. Hayatın devamlılığını sağlayacak olan süreçlerden bir tanesi de çalışanların mesleki ve bireysel gelişimlerine katkı sağlayacak olan kurum içi eğitimlerdir.

Günümüzde bu konunun önemini kavrayan kurumlar çalışanlarının eğitimine ve gelişimine büyük önem vermektedir. Bu eğitimler yönetim açısından en değerli sermaye olan insana yapılan yatırım olarak değerlendirilmektedir.

Çalışanların da kendisine yapılan bu yatırımın farkında olması ve sürece sahip çıkması kurum içi eğitimlerin verimliliğini arttıracaktır. Bu farkındalığı yaratabilmek için ise kurum içi eğitim süreci içinde çalışanların da görev alması, eğitim içeriklerinin çalışanın ihtiyaçlarını karşılaması ve onlara farklı bakış açıları kazandırması sağlanmalıdır.

KARA TRENDEN GÜNÜMÜZE…

Demiryolları ve Kara Tren.

Türkülere konu olmuş, pencerelerinden atılan gazetelerle ve uzatılan beyaz ekmeklerle geçtiği, gittiği yerlere nefes olan, renk ve farklılık getiren kara tren.

İstasyonlarda heyecanla beklenirdi sesi.

Rayların geçtiği yollarda çocuklar seslenirdi trendeki yolculara doğru gasteee, gasteee diye…

Beklerlerdi pencereden bir gazete atılsın da okusunlar diye…

Beyaz ekmek onlar için değişik bir damak tadıydı…

O zamanlardan bu güne…

 
Tren yolculuğu hep heyecanlandırmıştır beni.

Ve o trene bir kez daha binme imkanım oldu.

Kara tren değildi ama heyecan aynıydı.

Heyecanımı arttıran bir başka nokta ise tren yolculuğu yapma nedenim olan projenin bir eğitim projesi olmasıydı. Tümüyle trende geçen dört gece beş gün ve dört farklı noktada TCDD personelinin çalışma alanlarındaki bilgi birikimlerine katkı sağlamak.

Projenin Adı: Lojistik Eğitim Treni

Bir sosyal sorumluluk çalışması olan ve uzun bir zaman ve emek harcanan Projenin hazırlık çalışmasından sonra, geçtiğimiz hafta 5 – 9 Ekim tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ve Lojistik Derneği işbirliği ve Yüksek Öğrenim Kurumları T.C. Maltepe Üniversitesi ve Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulunun da katkılarıyla” Lojistik Eğitim Treni Projesi”ni gerçekleştirdik.

İlk eğitimimizi İstanbul’ da verdikten sonra 5 Ekim 2010’ da Haydarpaşa’ dan yola çıktık. Birinci istasyon Afyon’du. İkinci istasyon Torosların güzelliklerini aşarak geldiğimiz Mersin ve son istasyon Ankara. Toplam 285 demiryolcuyla buluştuk istasyonlarda.

Eğitimin kurum çalışanları için taşıdığı önemi en iyi şekilde hissettirmişti Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Eğitim verilen İstasyonlarda eğitim salonlarını eksiksiz dolduran katılımcıların ilgisi, soruları bizlerin Projenin heyecanını daha fazla duymamızı sağladı.

Eğitmen kadrosu içinde yer aldığım projede “Lojistikte Müşteri Hizmetleri” konusunda katılımcılarla bilgi paylaşımında bulundum. Kurum içi çalışan eğitimine farklı bir bakış açısı getiren Lojistik Eğitim Treni aynı zamanda kamu, üniversite ve sivil toplum kuruluşunun işbirliği açısından da anlamlıydı.

EN YAŞLI ve EN GENÇ

Saat 19.30’ da ayrıldığımız Afyon’ dan Mersin’ e gidiyoruz. Baş makinistimiz mesleğe yıllarını vermiş bir demiryolcu Mahmut bey. Belki de en eskisi önümüzdeki yıl emekli olacak. Yüzü hep gülüyor .

Ve yanımıza Yusuf geliyor.

Kim? derseniz. En genç demiryolculardan. Demiryolu Lisesinden mezun olduktan sonra girdiği KPSS’den sonra demiryolcu olmuş. Gözleri pırıl pırıl bir genç. Bu arada hemen işe odaklı eğitimin önemini anlıyorsunuz. Liseden itibaren aldığı demiryolu eğitimi ve sonrasında TCDD’de işe başlaması.

Mahmut ustanın demlediği çayı yudumlarken makinede başlıyoruz sıcak bir sohbete. Nasıl geçtiğini anlamadan Konya’ ya geldik. Biz yolcu vagonuna geçerken vedalaştık en yaşlı ve en genç demiryolcuyla. Bölge sınırları değiştiği için yeni bir ekiple yola devam ediyoruz.

Yol güzergâhımız sırasında demiryolları konusunda gördüğümüz en önemli gelişme de, Türkiye’de yıllardır her platformda gerekliliği anlatılmasına karşın ertelenen demiryolu yatırımlarına son dönemde verilen önemdi. Hızlı tren alt yapı çalışmalarının devam ettiğini, kentimiz Bursa için de en büyük taşıma modu eksikliği olan demiryolu konusunda projelendirmenin tamamlandığını öğrenmemiz sevindirici haberlerdi. Demiryolu taşımacılığının yararlılığını, dünyadaki gelişmeleri ve bir sanayi kenti olan Bursa için kazanımlarını bir başka yazımda değerlendireceğim.

KURUM KÜLTÜRÜ

Her kurumun kendine özgü bir kültürü vardır. Demiryollarının da. Ama o öyle bir kültür ki samimiyeti ve sıcaklığı yolculuk boyunca bizi sardı.

Sunumum sırasında da sık sık bahsettim kurum kültüründen ve müşteri hizmeti açısından ne kadar önemli olduğundan. Çok güzel paylaşımlarımız oldu. İstanbul’ dan Ankara’ ya kadar. Her şey titizlikle planlanmıştı. Hiçbir şey aksamadı.

Hangi demiryolcuyu yazsam ki. Birkaç ismi paylaşayım sizlerle ve bu satırlardan selam söyleriz herkese onların aracılığı ile…

Projenin TC.D.D. ayağında sorumluluğu üstlenen Yük Dairesi Başkanı İbrahim Çelik ve Eğitim Dairesi Başkanı Murat Şeneken, bizimle birlikte yolculuk ederek bütün programı titizlikle takip eden Ümit Şahin ve Recep Ünlüer, Ankara’ da düzenlenen törende teşekkür belgesi ve hediyesini elinden aldığım T.C.D.D. Genel Müdür Yardımcısı Veysi Kurt ve Genel Müdür Süleyman Karaman.

Tüm demiryolculara gönül dolusu sevgiler…

10 Ekim 2010 Pazar

LOJİSTİK ve PAZARLAMA

SÜREÇLERİNİN ENTEGRASYONU

Geçmişten günümüze Lojistik kavramını incelediğimizde, lojistiğin hiçbir zaman diliminde şu anki kadar önem kazanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aynı durum pazarlama kavramı için de geçerlidir. Değişen pazar koşulları ve müşteri ihtiyaçları, rekabetin zorlayıcı şartları her iki fonksiyonun da önemini arttırmış ve arttırmaya devam edecektir.

Günümüz iş dünyası zorlayıcı rekabet koşullarında varolan pazar paylarını koruma ve arttırma hedefine ulaşmak üzere tüm süreçlerini etkin yönetmek durumundadır. Konuya bu açıdan yaklaştığımızda şirketlerin pazarlama ve lojistik stratejilerini de çok iyi tasarlamaları gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Burada dikkate alınması gereken nokta, işletmelerin stratejik planlamalarını doğru kurgulamalarına rağmen, uygulamada ortaya çıkan aksaklıklardır. Bunun temel nedenlerinden biri işletmenin tüm fonksiyonları arasında iletişimin olması gerektiği gibi kurulamamasını görebiliriz. Doğal olarak bu iletişim eksikliği işletmenin performansını olumsuz yönde etkilemektedir.

Bu durum işletmelerin satış kavramı anlayışından pazarlama kavramı anlayışına geçmeye başlaması ile daha da önem kazanmıştır. İşletmelerin satış kavramı anlayışı ile faaliyet gösterdikleri dönemlerde ( ki halen daha bu anlayışla çalışan firmalar vardır ) ana çıkış noktası üretimdi. Üretim süreci sonucunda elde edilen ürünün, bazı aksiyonlarla satışı gerçekleştirilir ve artan ciro ile kar elde edilirdi. Bu şirketlerin organizasyon yapıları da çok sadeydi. Böyle bir yapılanmada çok az tedarikçi ile çalışılır ve firma ile müşteri arasında iletişimi eğer varsa sadece bayiler sağlar, yoksa firma müşteri ile direkt olarak kendisi iletişim kurardı.

Günümüzde işletmelerinin yaygın olarak odaklandıkları pazarlama kavramı anlayışında ise çıkış noktası pazardır. Bu anlayışta müşteri ihtiyaçlarının öncelikli olarak ele alınması işletmelerin organizasyon yapılarını da farklılaştırmıştır. Diğer yandan genişleyen ürün portföyüyle tedarikçi sayısında artış gözlenmiştir. İthalatın da daha yüksek oranlara yerleşmesi ve pay alması ile bu sayı daha da yükselmiştir.

Gerek hizmet ve gerekse sanayi sektöründe faaliyet gösteren firmaların pazarlama sürecinde yer alan dağıtım kanallarının organizasyonu genişlemiş ve ayrıca satış sonrası hizmetler de etkin olarak devreye girmiştir. İnternetin etkin olarak kullanılmaya başlamasıyla müşteri ile iletişime geçenlerin sayıca artması, sürecin ciddi şekilde planlanması ve kontrol edilmesi zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. İş süreçlerinde ortaya çıkabilecek en küçük aksaklık, kurumsal anlamda markaya zarar verebilmektedir. Dolayısı ile tüm faaliyetlerde bir bütünsellik olması önemlidir.

Burada özellikle gıdadan, tekstile ve teknoloji marketlerine kadar geniş bir alanda faaliyet gösteren organize perakende sektörüne ayrı bir paragraf açmakta fayda vardır. Ülkemizde yükselen bir trende sahip olan organize perakende sektöründe bu bütünsellik daha da önemlidir.

Pazarlama kavramı anlayışındaki son nokta ise müşteri tatmini sonucu ile elde edilecek olan karlılığa odaklanmaktır. Değişen rekabet ortamı firmaları farklı stratejiler oluşturarak ön planda kalmaya zorlamaktadır. İşletmelerin başlıca gelir kaynağı olan müşterilerinin ihtiyaçlarına zamanında ve kusursuz olarak cevap verebilmeleri ve hatta bunları önceden tahmin edebilmeleri noktasında etkin bir lojistik yönetimi ön plana çıkmaktadır.

Lojistiğin “Müşteri taleplerinin doğru zamanda, doğru yerde karşılanmasını sağlayacak şekilde, ilk çıkış noktasından tüketim noktasına kadar malzeme, hizmet ve bunlara ilişkin bilginin, verimlilik ve maliyet açısından, en uygun şekilde akması için yapılan planlama, uygulama ve kontrol işlemleridir” tanımından yola çıkıldığında lojistik operasyonların pazarlama faaliyetleri ile neden entegre olması gerekliliğini rahatlıkla gözlemleyebiliriz.

Çünkü her işletmenin amacı, doğru ürün, hizmet veya bilginin doğru zamanda, doğru yerde, doğru kalitede, doğru fiyatla alıcısına ulaşmasını sağlayacak bir sistemi kurmaktır.

O halde hedef müşteri tatmini olduğuna göre kurulan sistemin verimli çalışabilmesi ve rekabette fark yaratabilmesi için de gerek pazarlama gerekse lojistik departmanı yönetici ve çalışanlarının birbirleri ile doğru bir işbirliği içinde olmaları gerekmektedir. Bu noktada pazarlama ve lojistik birimleri arasındaki iletişimin güçlü olması önemlidir.

Unutulmamalıdır ki, İşletmenin her bir departmanı ayrı ayrı olarak kendi alanlarında olmak üzere gösterdikleri faaliyetler ile işletme performansına pozitif etki yapabilirler. Ama bu birimsel etki hiçbir zaman güçlü bir iletişimle gösterecekleri bütünsel etkiden daha fazla olamayacaktır.

8 Ağustos 2010 Pazar

YENİ NESİL ÇALIŞANLAR VE SABRETME YETKİNLİĞİ




İş yaşamı, hemen her çalışanın aslında yaşamının önemli bir kesiti değil mi? İş yaşamında başarı hedefi, aslında yaşam yolculuğumuzda başarıya ulaşmak hedefi ile örtüşmüyor mu?

İş yaşamımızın başlangıcından bugüne, bu yaşamın içerisinde karşılaştığımız her olayı değerlendirelim. Olaylar karşısında verdiğimiz tepkileri, olaylara yaklaşımımızı, sorunları çözümlemede gösterdiğimiz beceriyi ve çözümsüzlük anlarımızı gözümüzün önüne getirelim.

Aslında yaradılış özelliklerimizin, karakterimizin, çocukluğumuzdan başlayarak yetişme sürecimizde bizi etkileyen ve kişiliğimizin şekillenmesinde etkili olan tüm girdilerin her durumda ve olayda bizi yönlendirdiğini görüyoruz.

Olayları doğru yönetme ve her bir olaydan ders çıkararak, bir sonraki karşılaştığımız durumda da yaklaşımımızı o yönde farklılaştırmayı başarabildiğimizde ise başarı merdiveninden daha kolay çıkılabilmektedir. Bunun adı da iş yaşamında tecrübe, deneyim oluyor ve iş ilanlarında da aranan işgücünün sahip olması gereken özellikleri arasında yer alıyor. Ancak bu yetkinliğe sahip olabilmemiz için bir yandan olaylar karşısında kendimizi eleştirme, diğer yandan da karşımızdakilerden gelen eleştirileri de kendimize zarar vermeden doğru süzebilme olgunluğuna ve her şeyden önemlisi sabırlı olma ve sabretme becerisi ni göstermemize bağlı oluyor.

Burada özellikle ülkemizin en önemli kaynağı ve henüz eğitim sürecini tamamlamak üzere olan ya da iş yaşamının merdivenlerinin ilk basamaklarında olan gençlerimize katkıda bulunacağını düşündüğüm, otuz yıla yaklaşan iş tecrübelerimden bazı kesitlere yer vermek istedim. Katıldığım eğitim programlarında tecrübelerimi eğitmen olarak katılımcılarla paylaştığımda, zaman faktörünü de dikkate alarak tecrübe önemli diyorum ve cevaplardan yaşanılarak kazanıldığını bir kez daha fark ediyorum.

Kariyer yolculuğunda kıdem mi, liyakat mı diye soranlara ise cevabım; Her ikisi de önemli önceliği ise bana göre liyakat alır.

Küresel değişim ve dönüşüm gençlerimizi çok farklılaştırdı. Sahip olmak istediklerine daha kolay ulaşmak istiyorlar, ulaşabiliyorlar ve ne yazık ki çok da hızlı tüketiyorlar! Bu ise mutluluklarının da, keyiflerinin de kısa sürede yok olmasına neden olabiliyor. Belki de çok kolay ulaşmak doyumsuzluğu da beraberinde getiriyor.

Eğitimim sırasında teorik bilgimin bana yeterli olamayacağını fark ettiğimde, ailemin tek çocuğu olmama rağmen, henüz daha öğrenciyken ben çalışmak istiyorum talebimi çok da istekle ve arzu ile ailemle paylaştığımı hatırlıyorum. Bana en önemli tecrübeyi sağlayan Bursa Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosunun şükranla andığım Yalın Tolga’ nın döneminde sahnesine attığım ilk adımı ve aldığımız alkışların sıcaklığını, gazetecilikle tanışmama vesile olan Bursa Hakimiyet Gazetesinin ünlü caddedeki yerinde yine şükranla andığım Enver Ayhan’ ın desteği ile başladığım spor muhabirliğini, tek odalı küçücük karanlık odada bastığımız fotoğrafları yine aynı heyecanla içimde yaşatıyorum. İlk emeğimin ödülü olarak aldığım markalı spor ayakkabılarımı ise hala saklıyorum.

Çalışma yaşamının içerisinde erken dönemde yer almam, yaşamı bu yönüyle tanımam ve zenginleştirmem gerektiğini de bana gösterdi. Olaylar karşısında daha kolay çözüm bulmayı ve hızlı karar verme becerimin geliştiğini de bana fark ettirdi. Her iş günümüzün sonunda eve dönüşümüzde o günün kazancını ve o günden kaybettiklerimin bana hesabını yapmaya da alışanlık kazandırdı. Her şeyden önemlisi bugün çalışanlarda aranan özellikler arasında yer alan sabretme, sabırlı olmakla mükafatın ardından geleceğini gördüm ki, bu bizim yaş dönemimizdeki pek çok arkadaşım için de geçerliydi.

Ülkemizin üretim ve ticaretinde büyük payı olan ve ekonomisine yön veren en büyük şehri İstanbul’da faaliyet gösteren firmaların gerek sahibi gerekse yöneticileri ile olan paylaşımlarımızda sık duyduğum konu gençlerimizin birikimlerinin oldukça fazla olduğu, teknolojiyi kullanma becerilerinin yüksekliği, sürekli kendilerini geliştirecek eğitimleri almaları ve donanımlı olmaları. Bunların her biri ayrı ayrı çok değerli bir sermaye. Ancak bazı noktalar var ki, üzerinde çok sık duruluyor.

Bu konuda PricewaterhouseCoopers Türkiye’nin, "İş Dünyasının Yeni Nesle Bakışı" adlı araştırmasına göre, yeni neslin öne çıkan avantajlı özellikleri değişime açık olmak ve hızlı uyum sağlayabilmek, iyi eğitim almış ve öz güvenli olmak , yine yeni neslin dezavantajlı yönleri ise yüksek beklenti, sabırsızlık ve kendine aşırı güven olduğu belirtiliyor.

Yeni neslin işe alımı ve yönetilmesi konusunda 56 farklı firmanın katıldığı araştırmada ise yönetim açısından dikkat edilmesi gereken noktalarda;

Açık ve net iletişim kurmak


• Anında geri bildirimde bulunmak


• Rehberlik etmek

ilk sıralarda yer alırken yeni nesil çalışanların, teknoloji kullanımında eski çalışanlara göre de iyi durumda bulunmasının önemli bir avantaj sağladığı ifade ediliyor. İstihdam edilebilirlik açısından yeni nesil sektörleri ve meslekleri tanıma konusunda bilinçsiz sayılmıyorlar, ancak bilinçli olduğu da söylenemiyor.

Sürdürülebilir iş yaşamı açısından ise yeni nesil için

Hızlı yükselebilme


• Ücret ve yan haklar


• Öğrenme ve gelişim fırsatları

şirkette kalma veya gitme kararında en etkili faktörler olarak sıralanıyor.

Araştırmalar bu sonuçları ortaya çıkarsa da, işin sosyal boyutunu göz ardı etmemek gerekiyor.

ECO TİME ve AIRPORT TV

Çarşamba günü İstanbul merkezli Airport TV’ de her sabah yayınlanan, Yaprak Hırka ve Halidun Aksakal’ ın birlikte hazırladığı ve sponsorluğunu TAV’ ın yaptığı Eco Time programında programı sunan Yaprak Hırka’ nın canlı yayın konuğuydum. Her ikisi de genç, iletişimi güçlü ve konularına çok hakimler ve bunun sonucunda çok güzel bir program ortaya çıkıyor. Açıkçası söyleşinin bitmesini hiç istemedim desem yalan olmaz.

Söyleşimizin konusu Türkiye Ekonomisindeki Gelişmeler ve Lojistik sektörüydü. Küresel rekabet edilebilirlik için Lojistiğin ülkeler ve firmalar için önemi ve lojistiğin yaşamın her alanında yer aldığını vurguladığım söyleşinin son bölümünde, söz gençlerin istihdamına geldi. Yaprak Hırka’ nın Lojistik sektöründe istihdam edilebilirlik konusunda gençlerimizin hangi donanıma sahip olması gerekiyor? Sorusuna cevabım çok netti;

Teknolojiyi kullanma konusunda yetkinlik


• Mesleki eğitim ve sektörel bilgi


• Türkçeyi düzgün kullanma ve yabancı dil


• İletişim

Her paylaşımımda önemle savunduğum bir konu var. Hangi mesleği yaparsanız yapın iletişiminiz her zaman çok güçlü olmalıdır.

Bu konuda önümüzdeki hafta sizlerle paylaşıma devam edeceğim.

Haftaya buluşmak üzere…

Hoşçakalın…

20 Haziran 2010 Pazar

REDDETMEK ve REDDEDİLMEK




İkisi de hayatın birer parçasıdır. Bir düşünün yaşamınızda kaç defa reddedildiniz? Siz kaç defa reddettiniz?

Reddedildiğinizde neler yaşadınız? Reddettiğinizde neler yaşadınız?

O an yaşananlar önemli gibi olsa da asıl cevabı verilmesi gereken sorular, neden reddettiğimiz ve neden reddedildiğimizdir?

Neden sorusunu cevaplarken, içinde bulunulan ortamın ve o anki koşulların değerlendirilmesinde fayda vardır.

İş yaşamı ve sosyal yaşam. Değerlendirmenin yapılabileceği iki farklı ortam. Farklı olsa da eğer kontrolü sağlayamazsak, her iki alandaki ret cevapları birbirini çok rahat etkileyebilmektedir.

Biz konuyu iş yaşamı açısından ele alalım.

Heyecanla hazırladığınız bir proje “eski köye yeni bir adet mi getiriyorsun” cevabıyla reddedildiğinde ne yaşarsınız?

Devamında, reddedilen projenizin reddeden tarafından hayata geçirildiğini gördüğünüzde neler yaşarsınız?

Belki de kariyerinizi direkt etkileyen bir çok retle karşılaştınız bu güne kadar. Aslında yaptıklarınız kuruma büyük katkılar sağlamaktadır ve yapacaklarınız da bunu güçlendirecektir. Herkes bunun farkındadır.

Söz konusu olan kariyer çizginizdir ve ne yazık ki niyet çok açık olmasa da önünüzün kesilmesi gerekliliğidir. Sürekli olarak eleştirel yönde gelen retleri bu duruma örnek verebiliriz. Ve o eleştiriler bazen öyle bir duruma gelebilir ki, özel yaşamınızı bile kapsama alanı içine alabilir.

Bu durumda bir düşünün.

İçinize mi kapanırsınız? Hırsla mı dolarsınız?

İş yaşamının retlerden sonra gelen bir çok başarı öyküsü ile dolu olduğunu unutmayın. Siz işin pozitif tarafına bakarak yolunuza emin adımlarla devam edin, yeter ki kontrolü elden bırakmayın. Başarı hikayenizi yazmak sizin elinizde?

Bu hikayeyi yazabilmek için de reddedilme alanınızı ve ret edilmeyi olgunlukla karşılayabilme sınırınızı her zaman oluşturmalısınız. O alanı ve sınırı oluşturamazsanız zorluklarla karşılaşabilir, moral motivasyonunuzu kaybedebilirsiniz?

Eğer o alan olmazsa reddedilmeye, aynı tepkiyle karşılık vermeye de çalışabilirsiniz.

Reddedeni reddetmek gibi. Bu en kolay ve basit bir davranış şeklidir. Aynı zamanda bu davranışınız kontrolü kaybettiğinizin de göstergesidir.

Reddedilmeyi bir başka yönü ile değerlendirdiğimizde, karşımıza şeffaflık ve samimiyet çıkar.

Teklifinizde karşınızdaki kişi, şeffaflığı ve samimiyeti göremezse emin olun ki reddedilmeniz kaçınılmazdır.

İlişkilerde sihirli iki sözcük, “şeffaflık” ve “samimiyet” bir çok kilidi rahatlıkla açmanızı sağlayacak olan anahtarlardır.

O anahtarlar sihrini kaybetmişse, karşınızdakini suçlamadan olgunlukla öz değerlendirmenizi yapmanızda fayda vardır. Yapamazsanız dostlarınız da yok olur.

Asıl maharet sorunu ortaya çıkarabilmek ve o sorunla yüzleşebilmektir.

Kaç yaşınızda, hangi ortamda olursanız olun şeffaflık ve samimiyetin sizi terk etmesine asla izin vermeyin.

Reddedilmemek için…


Yaşamınızı mutlu kılmak için…


Başarı hikayenizi yazabilmek için…


Sevgiyle kalın…

11 Haziran 2010 Cuma

NE İSTEDİĞİNİ BİLMEK



İş yaşamında başarıya ulaşmanın en önemli unsurlarından bir tanesinin “ne istediğini bilmek ve hedefe de bu yaklaşımla ilerlemek ” olduğu görüşü benimsenmiştir. Genelde yaygın kanı da bu yöndedir.

Ne istediğini bilmek?

Başarıya ulaşmak için ne istediğini bileceksin, hedefini belirleyeceksin…

Ve peşinden bir başka söz gelir;

Bir işe başlamak başarmanın yarısıdır?

…o hedefe ulaşmak için de yola koyulacaksın, işe başlama cesaretini de göstereceksin.

Ve tabi inanmayı da eklemeyi unutmayalım…

O halde hemen ardından gelen söz,

İnanmak başarmanın yarısıdır.

Sözler kulağa hep hoş gelse de uygulamak çok da kolay olmamaktadır.

Biz önce konuya girişimciler açısından yaklaşalım.

Hikayeler çoğu zaman benzerdir.

Küçük bir dükkan, küçük bir imalathane, küçük bir atölye…

İki çalışandan, beşyüz çalışana…

1930’ dan günümüze, 1945 den günümüze bir başarı hikayesi…

Veya ülkemizde yaşları 25-30 olan ve bugün genç olgunluk dönemini yaşayan kurumların sayıca çokluğunu dikkate aldığımızda Türkiye için 1980’ li yıllardan bugüne…

Tek başına ya da birkaç ortakla başlayan müthiş yolculuğun ve büyümenin hikayesi.

Büyümek. Her girişimcinin özlemi.

Büyümek karı arttırır mı azaltır mı? Büyümek alt yapısı hazır değilse ne kadar doğru?

Bunları dikkate aldığınız da sınırı ne olmalı? diye sorarsanız…

Cevabını biraz sonra vereceğim.

Biz devam edelim…

Bu noktada, kurumların karşısına 2000’ li yıllardan sonra modern yönetim ilkeleri çerçevesinde “stratejik plan” hazırlama süreci çıkıyor. Tabi ki ülkemizde. Herkes stratejik planını hazırlıyor.

Kamu kurumları da bu akımın içinde, web sayfalarında stratejik planlar en üst köşede yerini alıyor.

Burada da bir sözle mesajı verelim;

Planlama her işin başıdır.

Bakın bazı saptamalar, nasıl uygulama sürecinin her noktasında yer alıyor ve yönlendiriyor.

Ne istediğini bilmekten plan yapmaya kadar, şu kısacık mesafede bile birkaç tanesi yer aldı.

Her bir söz kendi içinde farklı anlamlar yüklü olsa da, burada unutulmaması gereken her başarıda alınan sonuçların sahip olunan insan kaynağı ile olduğudur.

Girişimciler için bugün artık daha da fazla dikkat edilmesi gereken nokta insan kaynağıdır.

Çünkü başarı onun maharetindedir.

Bu arada geleceği planlamak için on maharetli ve akıllı insanı bir araya getirdiğinizde de, doğru sonuç çıkmasını beklemeyin.

Başarı ekip olma, ekibi yönetebilen lidere sahip olma ve süreci doğru tasarlamadadır.

Gerçek olan şudur ki, önemli olan geniş bir vizyonu olan insan kaynağına sahip olmak ve insan kaynağını doğru planlayabilmektir.

Büyümenin sınırı ne olmalıdır? Sorusuna cevabım da insan kaynağınızın durumuna ve yeterliliğine bakın olur. En iyi sınırı o kaynak belirleyecektir.

Bu planlamayı yapamazsanız eğer, büyümek zor, gelecek ise çok daha zor.

Kurumunuzu insan kaynağınızın bakış açısıyla ileriye taşıyabilirsiniz. Çünkü kurumunuzun geleceği o insanların alacağı kararlardadır.

O kaynak yetersizse, siz ne istediğinizi bilseniz ne fayda. Tek başınıza nereye kadar?

24 Mayıs 2010 Pazartesi

KOLTUK ve GELECEK




Makam ve koltuk. Son bir haftanın gündeminde yoğun bir şekilde yer alsa da kurumlardan başlayarak ülkelere kadar, ilerlemenin, gelişmenin ve geleceğin önündeki en önemli engel olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Geleceğimizin güvencesi gençlerimizdir” sözü de işte bu noktada maalesef sadece sözde kalmaktadır bu tablo karşısında. Nasıl kalmasın ki…

Buradaki en büyük sorun, ilgili makama ait olan bu koltuğu kendi malvarlığı olarak görüp, oturma hakkı sanki ömür boyu - ki ömrün ne kadar olduğunu kendisi de bilmiyor - kendisine aitmiş gibi gören insanlardır. Ve inanamadığım veya inanmak istemediğim şey de bu insanların etraflarına bu makam ve koltuk benim hakkım ve benden başka kimse dolduramaz düşüncesini mucizeler(!) olana dek kabul ettirmiş olmalarıdır.

Temsil ettiğin kuruma ve topluma hizmet edilmiş olsa da, yeri ve zamanı geldiğinde orayı bırakabilmek olgunluğunu veya erdemini ne yazık ki bu insanlar gösterememektedir.

İşin bir başka boyutu da, ekip içinden yeni adayların yetişmesine de izin verilmemesidir.

İşte lider olarak tanımladığımız ama maalesef o olgunluğu elde edememiş bu insanlar kazandırdıklarından çok kaybettirdikleri ile hatırlanmaktadırlar o koltuktan ayrıldıklarında.

Peki sorun sadece o insanlardan mı kaynaklanmaktadır?

Ekibin içinde yer alanların hiç mi sorumluluğu yoktur? Sorun kemikleşene kadar kendileri ne yapmıştır? Yoksa menfaatler mi, beklentiler mi sorunun kemikleşmesine neden olmuştur.

Bir bakarsınız mucize(!) olmuş ve değişim gerçekleşmiştir. Makam boşalmıştır. Ve bazı ekip üyelerinin söylemleri de hemen değişivermiştir;

Hayat devam ediyor.

Asıl önemli olan kurumun devamlılığıdır. Bunun için değişim şarttır.

Bu söylemlere mi saygı duyar sınız?

Veya sözünün eri olup kurumun devamlılığı için başından sonuna kadar değişimi destekleyenlere mi saygı duyarsınız?

Bu gün artık her alana giren Politika çok bilinmeyenli bir denklem gibi görünür ama aslında çok basit, düz bir bakış açısı vardır.

Dün dündür bu gün bu gündür…

Bir bakış açısıyla doğru.

Dünde kalmayacaksın.

Ama dünü de unutmayacaksın,

Tecrübe orada saklı

Bu günü yaşayacaksın,

Ama geleceği unutmadan

Başarı oraya, yarının hedefine ulaşabilmektir.

Onun için başarı sürdürülebilir olmalıdır.

Tabii ki tek başına değil hep beraber, paylaşarak…

Onun için bizim gerçek liderlere ihtiyacımız var

Kültürleri, becerileri ve kişilikleri biz olan

Demokrasi anlayışı biz olan.

Şayet yoksa sizde bu özellikler, ne görev verin ne de göreve talip olun.

Buna rağmen görev verenler ve görev alanlar unutmayın ki geleceğin önündeki engel sizsiniz.

Hem kurumlar için hem ülke için.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

GENÇLERİMİZ GÜÇLÜ GELİYOR


Gençler. Yalnızca geleceğin lider adayları değil, ülkemizin ve bu günün en önemli paydaşlarıdır. Onların gücü, ülkelerin vizyonunun oluşmasında her zaman etkin bir şekilde rol alacaktır. Burada bizlerin de gençlerimizin bu gücünün oluşmasına vereceğimiz katkıyı unutmamamız gerektiğini, bu katkıyı sağlamanın aynı zamanda bir sosyal sorumluluk olduğunu hatırlatmak isterim.

Bu sorumluluk çerçevesinde bu güne kadar öğrenci kulüplerinin düzenlediği bir çok organizasyona katıldım, onlardan gelen davet taleplerine olumlu cevap vermeye çalıştım. Bu organizasyonlar hem gençler hem de katılımcılar açısından bilgi paylaşımından, yeni bir çevrenin oluşmasına kadar çok güzel sonuçlar doğuruyor.

Geçen hafta sonu da Yeditepe Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bölümü öğrencilerinin kurduğu Lojistik Kulübünün 29 Nisan-02 Mayıs tarihleri arasında düzenlediği “Lojistik Forumu 2010” etkinliğine davetli olarak katıldım. LODER Yönetim Kurulu üyesi olarak katıldığım etkinlik programı, konuşmacıları ile birlikte başlangıcından sonucuna kadar mükemmel bir şekilde geçti.

Bu mükemmellik davetin ilk geldiği andan itibaren kendini bize hissettirdi.

Katılımcı olmamız konusunda sadece davet mektubu göndermekle kalmayıp, ardından telefonla da katılımımızdan duyulacak memnuniyetin ifade edilmesi, etkinliğin birinci gününde düzenlenen açılış töreni ve yemekli boğaz turu, organizasyonun gerçekleşeceği Yeditepe Üniversitesi ile birlikte aynı Vakıf bünyesinde faaliyet gösteren ve tipik bir Karadeniz kasabası olan Şile’ de bulunan Doğa Tatil Köyünde ki misafirperverlikle, etkinlik gençlerin organizasyon ve iletişim yönlerinin ne denli güçlü olduğunun bir göstergesiydi.

Yurt içi ve yurt dışından 45 farklı panelistin katıldığı organizasyon da benim için Dubai Jebel Ali Serbest Bölgesi JAFZA’ nın koordinatörü İbrahim Al Janahi’ nin bölgenin gelişimi ile ilgili verdiği bilgiler çok ilgi çekiciydi. 1977 yılında başlayan yolculuk şu anda 68.6 milyar dolar ticaret hacmiyle devam ediyor.

Çan’ dan Gaziantep’ e kadar bir çok öğrenci ile de iç içe olduk organizasyon boyunca. Tanışma fırsatı bulduk, sorunlarını dinledik. Sorunlar engel değildi ve onlar oradaydı Candan’ıyla, İnci’siyle. Geleceğe güçlü adımlarla ulaşmak için.

UND ve ÖĞRENCİ ÇALIŞMA GURUBU

Bu hafta katıldığım bir başka organizasyon da UND (Uluslararası Nakliyeciler Derneği ) tarafından TOBB ETÜ’ de düzenlenen ve Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırımın’ da katıldığı Türkiye Lojistik Öğrencileri zirvesi oldu.

UND, 1974 yılında Türkiye kara nakliye sektörünün her türlü sorununu ulusal ve uluslararası platformda çözmek amacıyla bir araya gelen sektör temsilcileri tarafından bir meslek örgütü kimliğiyle kurulmuş bir Sivil Toplum Kuruluşu.

UND’ nin bir diğer özelliği de, 2004 yılında KalDer tarafından verilen Ulusal Kalite Ödülünü almaya hak kazanmış olan ilk STK olması.

Sizlerle bu gün UND bünyesinde kurulan ve faaliyetlerine etkin bir şekilde devam eden “Öğrenci Çalışma Gurubu” nun çalışmalarını da paylaşacağım. Vizyonunu Bir lojistik üs olmanın temel şartlarından biri olan “küresel lojistik sektörünün çağdaş standartlarına ve ihtiyaçlarına uygun yetkinlik ve niteliklere sahip genç profesyonellerin, sektöre kazandırılması” şeklinde tanımlayan bu gurubun misyon tanımı arasında Ulaştırma ve Lojistik eğitim-öğretimi veren kurumlarda öğrenim gören öğrencilerin, UND üyesi firmalar ile temas ve etkileşimini arttırıcı faaliyetler gerçekleştirmek, Sektöre yönelik eğitim-öğretim veren üniversite ve meslek yüksekokulların gerçekleştirdikleri etkinlik ve projelere destek sağlamak da var.

Gurubu ve üyelerini Ankara’ daki zirvede yakından tanıma imkanım oldu. Gerçekleştirdikleri bu zirvenin ilk olması önemliydi.

Her ne kadar adı Lojistik Öğrencileri Gurubu olsa da, Lojistik sektörünün gelişmesini doğrudan etkileyen Dış Ticaret Bölümü ve lojistik faaliyetlerinin gerçekleştirilmesinde esas alınan uluslararası konvansiyonlar, anlaşmalar ve sözleşmeler açısından Hukuk Fakültesi öğrencilerinin de çalışma gurubu içerisinde yer alması mükemmel bir paylaşım ve işbirliğinin de göstergesiydi bana göre.

Ulusal Kalite Ödülü almış bir STK olan kuruma da zaten böyle bir organizasyon ve başarı yakışır. Çünkü kalite ödülü almak bir hedef değil, liderler ve tüm çalışanları ile birlikte kurumun kalitede sürdürülebilirliği sağlamasında bir araçtır. Uzun yıllardır KalDer bünyesinde EFQM kalite çalışmalarında ve çalışma guruplarında bulunan bir kişi olarak, UND’ de bunu gözlemledim. Kalite sözde kalmamış davranışlara ve eylemlere kadar işlemiş.

Neden diye sorarsanız günümüzde ve gelecekte sürdürülebilir başarı böylesi paylaşımlar ile kazanılmakta ve kazanılacaktır. UND, öğrenci çalışma gurubu ile belirlediği vizyona ulaşma ve misyonunu yerine getirmede çok yönlü bakış açısına sahip paylaşımcı, mesleği ile ilgili her türlü donanıma sahip insan kaynağına ihtiyaç olduğunu bize hissettirdi.

Gençler ise gerçekleştirdiği sunumlarda ve ayrıca akademisyenler, kamu temsilcileri ve öğrencilerin katıldığı panelde sordukları sorularla birikimlerini ve güncel konulara ne kadar hakim olduklarını gösterdiler.

Buradan her iki organizasyonu düzenleyen tüm öğrencileri ve onlara bu kapıyı açan kurumları tebrik ediyorum.

Gençliğimize bir mesaj; Öğreniminiz sırasında kulüp ve topluluk çalışmalarının içinde mutlaka yer alın. Sektörle bir araya gelinen organizasyonlara mutlaka katılın. Dikkat edin amaç sadece katılmak olmasın, takım çalışmasının paydaşı olmayı önemseyin. Bilgiye ulaşmak, iletişim kurmak ve kendinizi geliştirmek olsun. O birikimi mesleki yaşamınıza aktarabilmek için.

Geleceğe güvenle bakın.


Gençlerimiz güçlü geliyor.

26 Nisan 2010 Pazartesi

FİKİR HIRSIZI OLMANIN TEKNİKLERİ




Yaşamda belki de en çok karşılaşılan hırsızlık türüdür. Fikir hırsızlığı. Ve çoğunlukla da paylaşımcı ve yaratıcı insanların başına gelir fikri olarak soyulmak. Çünkü onun hedefinde fikir hırsızlığı değil paylaşımcılık vardır. Fikirlerin paylaşılarak büyüyeceğine, gelişeceğine ve hayata geçeceğine inanır. İnanç bu yönde olunca da samimi bir şekilde yaratıcı fikirlerini etrafındakilerle paylaşır.

En çok da iş ortamında karşılaşılır fikir hırsızlığı ile. Bir bakarsınız fikir sizden çıkmış başka ellerden, başka dillerden Genel Müdürünüze sunulmuş veya fikir hırsızınız sizin fikrinizi iş arkadaşlarınıza kendi düşüncesiymiş gibi aktarmaya başlamış bile.

Ya yöneticiniz, o da aynı yapının, anlayışın bir parçası mı sizce? Projelerinizi, düşüncelerinizi paylaştığınızda o projeleri sizin adınıza mı aktarıyor yoksa kendi adına mı uyguluyor? Her ikisi de olabilir.

Fikir hırsızlığı için çağımızın en yaygın hastalıklarından biridir diyebiliriz. Aslında bu iş ayrı bir teknik gerektiriyor. Ve o teknikleri kullanabilmek için de inançsız ve zavallı bir yürek. Bu arada zeki insanlar olduklarını da söylemeden geçemeyeceğim.

Fikir hırsızlarının kullandığı tekniklerden bir tanesi yoğun eleştiri ile gerçekten yaratıcı ve uygulandığında ses getirecek olan fikrinizi önce elimine etmektir. Eğer özgüveniniz tam değilse bu baskıdan rahatlıkla etkilenir, mücadeleyi oracıkta bırakabilirsiniz. Sonrası mı? Fikrinizi en çok eleştiren kişi bir bakmışsınız işin sahibi oluvermiş. Uygulanmasına gelince ise işte orada başarısız oluyorlar.

Bir proje toplantısındasınız. Siz heyecanla düşüncenizi aktarıyorsunuz. O sırada bir ses;

“Ben bunu daha önce düşünmüştüm” der.

Fikir hırsızı yine ilk adımı atmıştır.

Ya da bir başkası “ben de şimdi bunu söyleyecektim.” Der ve söze başlar. Ondan sonra sözü geri almak imkansızdır. Siz sadece dinlemekle yetinirsiniz. Fikriniz artık onun fikri olmuştur.

Fikir hırsızlığı konusunda uygulanan bir başka teknik de fikrinize karşı kamuoyu oluşturmaktır. Tabi fısıltı gazetesi yoluyla. Amaç bu güzel ve etkili fikri kendisine mal ederek ve sonrasında farklıymış gibi süsleyip kendi fikriymiş gibi duyurmaktır. Söylem başlangıçta size de farklıymış gibi gelebilir. Ama sonrasında bir bakarsınız ki çıkış noktası sizin fikrinizdir.

Size bir proje verilir. Siz üzerinde günlerce çalışırsınız, emek harcarsınız ve ortaya iyi bir eser çıkardığınızı düşünürsünüz. Ve yöneticinize sunarsınız. Sunduğunuz proje bir, iki, üç değil sürekli eleştiri alır ve siz her defasında değiştirirsiniz. “Ve sonunda çok çalıştın ama olmadı” cevabını alma olasılığınız yüksektir. Ama emin olun o projenin daha sonra hayata geçme olasılığı da aynı oranda yüksektir. Sadece zamanı farklı olacaktır.

Şirkette yaşanan bir sorunun çözümünü bulmuşsunuzdur. Dosyanızı hazırlar ve hemen yöneticinizle paylaşmak istersiniz. Kapıyı heyecanla çalarsınız ve içeri girersiniz. Fikir hırsızının cevabı sizi dinledikten sonra oldukça basit bir cümleden ibarettir;

“Sen şimdi bu dosyayı bırak, ben detaylı bir şekilde inceleyip sana dönerim.” Teşekkür etmeyi de ihmal etmez. Fikir hırsızının size geri döneceğine inandınız mı?

İşte size fikir hırsızlığı konusunda birkaç taktik.

Dikkat edin aranızda ne kadar yetenek yoksunu yaratıcılığı olmayan tekdüze insan varsa, fikir hırsızları hep onların arasından çıkar. Çünkü onların kendilerini gösterebilmesinin tek yolu fikir hırsızlığıdır.

Ama o insanların bilmediği bir şey vardır ki, o da işin kaynağının fikir sahibinde olduğudur. Ve o fikri en iyi şekilde hayata geçirebilecek olan da odur. Çünkü işin heyecanı da kendisindedir.

İş yaşamında bu olumsuzlukların yanında fikre değer veren, hakkını sahibine teslim eden nice insan ve yönetici vardır. Buradan onlara gönül dolusu tebrik ve teşekkür. Değerlere sahip çıktıkları için.

Siz siz olun fikrinize sahip olun. Eğer fikrinize sahip olamayıp hayata geçiremediyseniz itiraz hakkınız olmaz.

Cevap bellidir;

“Sende fikrine sahip çıksaydın.”

13 Nisan 2010 Salı

REKABETİN EN KEYİFLİSİ


Bugünkü yazımın başlığını okuyunca rekabet de keyifli olur mu demeyin sakın.

Rekabet; Türkçe Sözlükte “Aynı amacı güden kimseler arasındaki çekişme, yarışma, yarış” olarak açıklanırken, İktisat Terimleri Sözlüğünde ise “Herhangi bir etkinlik alanında ayrı ayrı kişi ya da gruplar arasında sürdürülen üstün olma mücadelesi” olarak tanımlanmıştır.

Biyoloji ve Su Ürünleri Terimleri sözlüğünde de yer alan rekabete ilişkin “Belli bir hayat kaynağı için iki organizma veya iki popülasyon arasında süren mücadele” şeklinde bir tanımlama yapılmıştır.

Biyoloji alanından ekonomiye; siyasi, sosyal ve kültürel alanlardan spora kadar yaşamın her anında kıyasıya ve ezici bir rekabeti yaşıyoruz. Sonuçta günümüz küresel dünyası adeta bir rekabet arenası haline gelmiştir. Gelecekte ise bugün yaşanan rekabetin görünümü daha da farklılaşacak ve etkileri ve yansımaları artarak devam edecektir.

Bugün hemen her alanda yaşanan gelişim ve değişimi gözlemleyerek konuya yaklaştığımızda ise bu noktada rekabetin çok büyük bir katkısı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Ama bazen öyle anlar oluyor ki bize nerede o eski tatlı rekabet ve mücadeleler dedirtebiliyor. Bugünün rekabetçi yapısında işin etik boyutunun ne yazık ki ucunun kaçtığını fark ediyoruz. İşte bu durum, hayatı çekilmez, rekabeti keyifsiz hale getirebiliyor.

Bazen, arada kibrit alevi ve ışık seli gibi parlayan ve heyecan veren o ölçülü ve nitelikli rekabet ve yarışları özlemiyor da değiliz. Çünkü artık bir elin parmakları kadar azaldığını görüyoruz.

Bu noktada ayakta kalmak için oyunu kuralın göre oynamak şart diyebilirsiniz. Diyebilirsiniz de sorun oynamakta değil kuralların nasıl konulduğunda ve nasıl uygulandığında!

Söz konusu olan ayakta kalmaksa ve sürdürülebilirliği sağlamaksa eğer, bu noktada doğru işler yapanın ödülünün, doğru işi başarmış olmak olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu yüzden rekabet kurallarının doğruluk ve etik değerler üzerine kurgulanmasını önemseyerek, rekabet yolunda öncelikle kendimizden başlayarak bu değerlerin savunucusu olmak ve rekabeti bu çizgide sürdürmek en doğrusu değil mi?

İşte size en keyifli rekabet yolunun haritası?

Önce kendinizle rekabet etmelisiniz. Çok sık ifade edilir “biz kendimizle yarışıyoruz”. Gerçekten bu sözün uygulayıcısı olabiliyor muyuz? Ona bakmak gerekir.

Rekabetin olduğu her yerde kıyaslama da vardır. Ve bu kıyaslama eğer doğru ölçüler ve kriterler üzerinden yapılmazsa yapana da eziyet verebilir.

Kendinizi başkaları ile kıyasladığınızda da durum böyledir, bir işletmenin rekabetçi yapısı için de. Kabul etmeniz gereken bir gerçek vardır ki; o da her zaman sizden daha başarılıların olabileceği gibi, sizden başarısızların da olduğudur. Hedefiniz arkanızdan gelenlerin sizi yakalamasına imkan vermemek olmalıdır. Çünkü arkanızdan gelenlerin de kendilerini geliştirmeye devam edeceklerini unutmak gereklidir. Sizden daha iyi olanları da yakalayıp geçebilmek ise bir diğer kilitlenmeniz gereken konudur ki; burada da hızlı olabilmek ve yetişebilmek önemlidir.

Siz ileriye gideceksiniz ki arkanızdan gelenlere ve hak edenlere yer açılsın.

Bu arada yerinde saymayı ve aynı yerde durmayı ise unutun gitsin. Zaten bir çok sorun da o yerinde saymayı hedefleyenlerden kaynaklanmaktadır.

Bunu başarmanın yolu da kendinizle rekabet edebilmekten geçer.

Nasıl başlayacağım? diye sorarsanız, şimdi hemen önünüze bir başlangıç çizgisi çizin ve hedeflerinizi koyun. Her başarıda kendinizi ödüllendirmeyi de unutmayın.

Küçük bir not;


Kendinizle rekabet ederken bile kendinize karşı etik olmayı unutmayın.


Size keyifli bir rekabet yolcuğu dilerim.

7 Nisan 2010 Çarşamba

İKİ İNSAN İKİ YAKLAŞIM


Bu güne kadar insanlar konusunda bir çok tanımlamalar yapılmıştır. Renk tercihlerinden kıyafet seçimlerine kadar bir çok kriterle karakter tahlilleri ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Elde edilen bu sonuçların çoğu bir araştırmaya dayandırılsa da uygulama da farklılıklar göze çarpmaktadır. İnsanların nasıl bir yapıya sahip olduklarını, bakış açılarını yaklaşık olarak belirlemeye yönelik olan araştırmalar bir noktaya kadar kabul edilebilir.

Konunun esas tamamlayıcısı gözlem ve uygulamalardır. Çalışma yaşamımdaki gözlemlerim beni bu konuda iki sonuca götürdü. Bu gün sizlerle bu iki sonucu paylaşacağım.

İşletmelerde kurumsallaşma ve kalite çalışmaları çerçevesinde çalışanlar için görev tanımları yapılmaktadır. Yapılan bu görev tanımları verimlilik açısından da oldukça önemlidir. Özellikle başarıya ulaşma yolunda. Nasıl? diye sorarsanız, çalışanın işi ile ilgili sorumluluklarını bilmesi ve yapılan görev tanımı kendisine başarıya ulaşmada yol gösterici olacaktır.

Ne yazık ki böylesine bir tanımlama yapılsa bile sistemin doğru işlemesinin önünde ciddi bir engel çıkmaktadır. Başarıya ulaşmadaki en büyük engel de kişinin kendisidir.

İşte bu başarısızlığının önündeki iki insan.

KENDİ İŞİN Mİ BAŞKALARI MI?

Çalışanın görev tanımı ve kendisine yapması için verilen iş bellidir. Ama o kendi işi ile uğraşmaktan çok başkalarının işini takip eder ve eleştirir. Çünkü başarısızlığın nedeni hep başkalarıdır. Kendi eksikliğini başkalarını gündeme getirerek kapatmaya çalışır. Asla kendi işi öncelikli değildir. Zaten öncelikli olsa da yeteneği kısıtlıdır.

Var mıdır böyle insanlar? Hem de çok. Onların başarıya ulaşması imkansızdır. Ama sisteme verdikleri zarar kendilerine verdikleri zarardan daha büyüktür.

BENİM İŞİM SADECE BUDUR?

Başarıya ulaşmada engel olan ikinci insan tipidir. Sadece verilen işi yapar. Standarttır ve işini farklılaştırmayı asla düşünmez. Hani ne uzar ne kısalır diye bir tanımlama vardır. İşte aynen öyle. Ne kendisi uzar ne de çalıştığı kurumu uzatır. Yukarılara taşır. Birinci insan tipine göre en azından verilen işi yapıyor olması önemlidir.

Bu tip insanlarda oldukça fazladır. Ve bir kurumda her iki tip çalışanın yer aldığını düşündüğünüzde başarıya ulaşmada ki yük birkaç kişinin omuzlarına binmektedir.

Yeri gelmişken burada yöneticilere ve liderlere bir parantez açarak bir iki noktayı hatırlatmakta fayda görüyorum.

Omuzlarına o yükün bindiğini gördüğüm insanların en büyük sorununun takdir edilmemek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Burada takdiri hem manevi hem de maddi olarak ele almak gerekmektedir.

Ekibinizle performansa yönelik konuştuğunuzda genelleme yapmayın. Bazı arkadaşlar işin gereğini yapmıyor ( Kimdir o bazı arkadaşlar?), aslında herkes çok çalışıyor (Gerçekten herkes çok mu çalışıyor?) gibi. Bu yaklaşım tarzı kesinlikle yanlıştır ve motivasyonu olumsuz etkilemektedir. Ayrıca çalışan gözünde ciddi şekilde sorgulanırsınız.

Gelelim tekrar konumuzun özüne, kendi başarımız ve çalıştığımız kurumun başarısı, yapacağımız işin üzerine çıkabilmekten ve değer yaratabilmekten geçmektedir.

Sınırların ötesine geçmeyi başarmak mı yoksa sıradan olmak mı…


Karar sizin.

29 Mart 2010 Pazartesi

ONBİR “S” BİR “G” KURALI



Geçen hafta Pazar günü farklı bir gün yaşadık İstanbul’ da hayat arkadaşımla birlikte. Güzel ve güneşli bir hava, boğazın maviliğinde süzülen vapurumuzla Eminönü’ ne geçtik martıların eşliğinde. Önce Ekonomi Gazetecileri Derneği tarafından düzenlenen bir etkinliğe katıldık, ardından soluğu Karaköy Güllüoğlu’nda aldık.

KÜLTÜR BAŞKENTİ İSTANBUL

Ekonomi Gazetecileri Derneği Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri sevgili Celal Toprak tarafından geldi davet. Biz de memnuniyetle davete icabet ettik. Başkan bu güzel etkinliğin amacını “meslektaşlarımızı ve dostlarımızı bir araya getirerek hem mesleki dayanışmayı artırmak, hem de 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’ un güzelliklerini birlikte keşfetmek” olarak açıkladı yaptığı konuşmasında.

Ailelerin de katılımının sağlandığı, kahvaltı ve ardından hep birlikte tarihi yarımada gezisi ve Arkeoloji Müzesine gezi şeklinde planlanan bu güzel organizasyon için Başkan ve Yönetim Kurulu üyelerine tebrikler…

Kahvaltıdan sonra, tarihi yarımada turuna çıktık. Dernek tarafından dağıtılan mavi yağmurluklar da sürprize karşı hazırlıklı olunduğunun göstergesiydi ve aynı zamanda da grubun seçiciliğini arttırmıştı.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmayı fazlasıyla hak ediyor. Ediyor etmesine de bizler yaşamın yoğunluğu içinde bunun ne kadar farkındayız orası soru işareti. Etkinliğin bu farkındalığı sağlaması açısından bizim için mükemmel bir fırsat olduğunu hissettik arkeoloji müzesine doğru yaptığımız yürüyüş sırasında.

Arkeoloji müzesi ayrı bir dünya. Mezopotamya’ dan başlayan ve günümüze süren tarihi yolculuk “Disk Atan Adam” heykeli ile son buldu.

ONBİR “S” BİR “G” KURALI

Tarihi Yarımada turundan sonra güne Karaköy’ de devam ettik. Durağımız Karaköy Güllüoğlu oldu. Bu güzel mekanda Karaköy Güllüoğlu Baklavaları Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Nadir Güllü ile de sohbet etme imkanı bulduk. Nadir Bey ile Mutfak Dostları Derneğine üyeliğim sonrasında tanışmıştım. Kendisi aynı zamanda derneğimizin de Yönetim Kurulu üyesi.

Sohbetimiz sırasında Nadir Bey Karaköy Güllüoğlu'nda Nadir Güllü Anayasası olarak bilinen "11 S 1G" kuralından bahsetti. Çok ilgimi çeken bu kuralı sizlerle paylaşıyorum. İşte Nadir Güllü’ den Nadir Güllü anayasasının kuralları;


Saygı; Mesleğinize saygı duyacak ve saygı duymadığını işi yapmayacaksınız.

Sevgi; Usta hamuru sevgiyle yoğuracak. Ruhunu yüreğini koyacak, yaptığı işi sevecek.

Sorumluluk; Kendin sevmediğin ürünü, başkasına yedirmeyeceksiniz.

Sadakat; Yaptığın işte sadık olacaksın.

Sahiplenmek, Aidiyet duygunuz gelişmiş olacak, kendi işiniz olmasa bile sizi işinizmiş gibi çalışacaksınız. O işe sahipleneceksiniz.

Sistem; Sitem sahibi olacaksın. Herkes ne iş yaptığını bilecek.

Süreklilik; Karaköy Güllüoğlu 60 yıldır aynı semtte. Adres marka haline geldik. Sebat etmek, Sabretmek: Bereket azdadır. Un mübarek bir üründür. Bu işi yapan, bu işten bereketlenir. Ekmeğe, nimete saygı duyarsan bereketli olur. Aza kanaat etmeyen, çoğu bulamaz.

Savaşmak; hiçbir zaman mücadeleyi bırakmayacak, hangi zorluklar çıkarsa çıksın karşınıza, başarı için mutlak mücadele şarttır, yılmayacak çalışacak, gerekirse savaşacaksınız.

Samimiyet; Yapmacık olma. Samimi ol; herkese karşı samimi ve içten ol.

Ve bir de G var ki, o da

Gülümseme; Gülümsemeyen ya da gülümsemeyi başaramayan esnaflık yapmasın.

Başarının sırrının bu kurallarda olduğunu belirten Nadir Bey, söz kültürden açılınca bir ülkenin mutfağı o ülkenin kültürünün bir parçasıdır. Baklavanın da bu mutfağın bir parçası olduğunu, kendisinin de bu uzmanlığını tanıttığını, ambalajıyla, ustalığıyla, işe yüreğini koyarak turizme hizmet ettiğini belirtti.

Bu sözlerin arasından çıkardığım bir notta, başarı için çıraklığını yaptığın işte uzmanlık yapılmasının, ambalajından ürün kalitesine kadar her sürece önem verilmesinin ve yapılan işe yüreğinin de konulması gerektiği oldu.

Bir başka ayrıntı da tatil ve izin günlerinde çalışan ustaların aileleri için sürekli farklılaştırdığı sürprizlerdi. O gün çalışan ustaların eşleri için ödül mutfak takımı ve Güllüoğlu’nda yenilen bir yemekti. Çalışanın ailelerini de unutmamak gerektiğini belirtiyordu ki, bu da gerçekten önemli bir iletişim ve insan kaynakları uygulamasıydı.

Bir etkinlik ve bir marka. İkisinin de özünde kültüre sahip çıkmak yatıyor.

Sürdürülebilir bir gelecek için kültürümüze sahip çıkalım.


El ele gönül gönüle…

24 Mart 2010 Çarşamba

KENDİNİZİ
KEŞFETMENİN SIRLARI




Kaç tarihinde dünyaya geldiniz, kaç yaşındasınız bilmiyorum ama şimdi kendinize şu iki soruyu sorun;

Dünyaya gözlerimi açtığım o ilk an kendimi bilseydim kendim için nasıl bir portre çizerdim?

Yaşamdaki hedefim ne olurdu?

Şimdi ben size soruyorum;

İlk hedefinizi ne zaman koydunuz? Bu hedefiniz neydi? Ve bu hedefe ulaşabildiniz mi?

Ve şimdi ikinci soru;

Şimdiki hedefiniz nedir? Bu hedefe nasıl ulaşacaksınız?

Bütün sorulara verdiğiniz cevapları bir kenara not edin ve aralarındaki farkları bulmaya çalışın.

Aradaki farklar size kendinizi yeniden keşfetmenin ip uçlarını verebilir.

Yaşam değişikliklerle doludur. Bu değişiklikler kimi zaman insanoğlunu üzerken kimi zamanda mutlu olmasına neden olur.

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren sürekli bir değişim içindedir.

Uzmanlar ne diyor;

Bebek ilk üç ay içinde sese tepki verir, gözleri ile hareket eden nesneleri takip edebilir, altı on iki ay arasında emekleyebilir ve oturabilir,on iki on sekiz ay arasında da yürümeye başlar. Ve bu değişim böyle devam eder.

Değişim dünyasında yaşamı en güzel ve heyecanlı yaşamanın en önemli kriteri, yetkinliğimizi kazandığımız andan itibaren değişimin her aşamasında kendimizi doğru keşfedebilmektir.

Kendinizi doğru keşfedebilmenin birinci sırrı karşınıza çıkan zorluklar ve engellerin sizi engellemesine izin vermemenizdir. Eğer bu izni verirseniz acımasız rekabetin olduğu bu dünyada geride kalmaya mahkum olursunuz.

Değişim dünyasında kendimizi keşfetmenin ikinci sırrı kişisel gelişime zaman ayırmanızdır. Kişisel gelişim aynı zamanda sizin fırsatları tam zamanında değerlendirebilmenize yardımcı olacaktır. Elde ettiğiniz bilgiler hem sizin değerinizi arttıracak hem de çevrenizle olan iletişiminize katkı sağlayacaktır.

Üçüncü sır, işinizi zorunlu olarak değil zorlukları olsa da severek yapılması gereken bir iş olarak görebilmenizdir. Bu durumda her başarınız hem size hem de etrafınıza pozitif bakış açısı kazandıracaktır. Bir idol olmanız işten bile değildir.

Yaşam deneyimlerle doludur. Ve yaşamda öyle anlar olur ki bu deneyimleriniz başkalarına ışık tutarken kendinize yol gösterici olamayabilir. Hani “mum dibine ışık vermez” derler ya aynen öyle…

Deneyimlerinizi değerli bir hazine gibi saklayın ve onlardan faydalanın. Deneyimleriniz kendinizi keşfedebilmenin dördüncü sırrıdır.

Sizinle paylaşacağım beşinci sır, düşünceleriniz ve fikirlerinizdir. Hayata geçirebildikleriniz ve geçiremediklerinizle birlikte. Fikir kitabınızı sürekli gözden geçirin. Hem kendinizi keşfetmenize, hem de yarın yeni bir fırsatı değerlendirmenize yardımcı olacaktır.

Kendinizi yeniden keşfedebilmenin belki de en güzel yolu rekabettir. Rekabet sizinle paylaşacağım son sır. Bir düşünün başkaları ile rekabet etmek mi, yoksa kendinizle rekabet etmek mi önemlidir? Yoksa her ikisi mi?

Vereceğiniz cevap, kendinizi yeniden keşfetmenin son sırrı olacak.

Benim cevabım mı? O cevap kendi sırrım olarak bende saklı.

Önemli olan sizin cevabınız?

Yeni ufuklara yelken açabilmeniz için…

15 Mart 2010 Pazartesi

HAYATI EĞLENCELİ, MUTLU ve BAŞARILI YAŞAMAK


Günümüzün yoğun, stresli ve hızlı temposunda birçok insanın hedeflediği; hayatı eğlenceli, mutlu ve başarılı yaşayabilmektir. Kulağa hoş gelse ve birçok insan bu arzusunu hemen her ortamda dillendirse de, yaşamda bu düşünceyi uygulamaya geçirebilmek çok zor, diyebilirsiniz. Aslında evet zor ama, istendiğinde başarılabilecek bir yaşam tarzıdır. Ancak ne yazık ki olayları değerlendirmede yapılan hatalar, öncelikleri doğru belirleyememek vb. nedenler yaşamı renklendirmeye, zenginleştirmeye ve güzel sonuçlara ulaşmaya engel olabilmektedir.

Bu gün sizinle paylaşacağım tecrübeler belki de bir ışık tutabilecektir, hayatınızı eğlenceli, mutlu ve başarılı yaşamanız için.

Her insanın yaşamdaki başarı ve mutluluğunun belirleyicileri farklı olsa da, sizce bu hedefe ulaşmanın yolu nedir? Diye sorsam cevabınız ne olurdu?

Çok para kazanmak mı?

Hani halk arsında hep ifade edilen mühim şahsiyetlerden biri olmak mı?

Yaptıklarınızın karşılığında takdir edilmek mi?

Daha onlarca soru sorabilirim size bu konuda. Ama sonuçta iş dönüp dolaşıp size gelir. Yani sizin yaşamda eğlenceden, mutluluk ve başarıdan ne anladığınıza ve ne beklediğinize. Bu noktada işin özünün ayrıntılarda gizli olduğunu unutmak gerekiyor.

Mutsuzluk ifadelerinden bir tanesidir, “işimi pek sevmiyorum ama ne yapalım para kazanmak için ya da bir kere tercih ettim ve bu işi sürdürmek zorundayım” sözü. Yok mudur bu mutsuzluk ortamından kurtulmanın bir yolu?

Var tabiî ki.

Bu yol yaptığınız işe sizin değer ve anlam katabilmenizden geçer. O değer ve anlam sizin standart olarak yapılan işte fark yaratmanızı ve mutlu olabilmenizi sağlayacaktır.

Para kazanmak, hem de çok para kazanmak. Etrafımızda çok para kazanıyor diye gördüğümüz o kadar çok insan var ki? Hayatı eğlenceli, mutlu ve başarılı yaşamanın yolu buradan mı geçiyor diye düşünülebilir. Burada da yine mutluluk para kazanma da değil, kazanılan paranın kullanılmasındaki ayrıntıda saklı.

İşte size bu noktada bir sözü hatırlatacağım;

“Veren el, alan elden her zaman üstündür” . Kazandıklarınızla, çevrenize kazandırdıklarınız, işte sizin iç huzuru yakalamanız için önemli bir fırsat.

Siz ne verdiğinize ve karşılığında kime neler kazandırdıklarınıza odaklandığınızda iç huzuru, mutluluğu ve başarıyı daha rahat yakalayabilirsiniz.

Hepimiz okul sıralarından geçtik. Öğretmenlik kutsal bir meslektir. Ülkemizdeki öğretmenlerimizin şartları da bellidir. Ya, her gün bu kadar çocuğun, velinin kahrını çekiyorum diyebilirsiniz, ya da bugüne kadar kaç tane çocuğun yetişmesine katkı sağladığınızı ve daha hangi çocukların geleceğini nasıl daha da farklı şekillendirebileceğinize odaklanır ve yeni projelerle heyecan duyabilirsiniz.

Hangisi sizi mutlu edecektir? Ya yaptığınız işin bir zorunluluktan ibaret olduğunu düşüneceksiniz ve mutsuzluğa yakın olacaksınız, ya da vermenin almaktan daha büyük bir haz olduğunu düşünerek yine mutlu olacaksınız.

Doğru seçim yapmanız hayatınızı eğlenceli, mutlu ve başarılı yaşamınızı sağlayacaktır.

Dünyada denizyıldızını kurtaran birçok insan vardır. O noktada yapılanlarda da bir sıradanlaşma söz konusudur. Önemli olan, o iyi niyet elçisi insanların arasından yaptıklarınızı farklılaştırarak sıyrılabilmektir. O insanların lideri olabilmektir.

Gelelim ikinci soruya. Mühim insan olmak.

Sizce etrafınızdaki hangi insan önemli değildir? Sayabilir misiniz?

Sayamadınız mı?

Yoksa hepsinin bir önemi var mı?

Evet. Yaşamda önce kendimiz olmak üzere her insanın bir değeri vardır.

Ve biz bunun farkına şimdi vardıysak eğer, yaşamımızın bundan sonra daha eğlenceli, mutlu ve başarılı geçeceğini düşünebiliriz. Önemli olan çevremizdeki insanlar ile paylaştıklarımızı ve paylaşabileceklerimizi arttırabilmemizdir.

Zaten çevremizin farkındaysak, o zaman söylenecek bir söz yok. Siz de bunu başaran ender insanlardan bir tanesisiniz.

Yaptıklarınızın takdir edilmemesi hayatınızı eğlenceli, mutlu ve başarılı yaşamanızın önünde bir engel midir? Diye sorsam. Bu soruya cevabınız ne olurdu?

Evet mi, hayır mı?

Burada daha önceki yazılarımda sizinle paylaştığım;

“Marifet iltifata tabidir, iltifatsız marifet zayidir.” Sözü aklıma geldi.

Ya gelmezse o iltifat. O zaman ne olacak?

Yapılan hiçbir iyi niyetli çalışma ve emek karşılıksız kalmaz.

Siz işinizi doğru yaptığınızdan emin olun. Gelecek olan iltifat sizin için daha da anlamlı olacaktır.

Hayatınızı eğlenceli, mutlu ve başarılı yaşamanız dileği ile…

9 Mart 2010 Salı

BAŞARININ SIRRI İLİŞKİLERDE YATIYOR



Yaşamımız süresince bir çok insanla iletişimimiz olur. Bu iletişim çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilir. Yeni girdiğiniz bir iş ortamı, bir yemek, bir toplantı, bir alışveriş, yaşadığınız yerdeki komşularınız veya veya veya… Bu ortamları çoğaltabilirsiniz. Her zaman söylendiği gibide çok azıyla frekans yakalarsınız. Önce arkadaşlık sonrada belki dostluğu yakalayabileceğiniz. Bazen de karşınıza çıkan insan sizi o kadar şaşırtır ki, “benim gibi bir insan,böyle insanlar olabileceğini artık hiç düşünmüyordum” diyebilirsiniz. Ve kendinizi şanslı görebilirsiniz.

Burada düşünmenizde bir fayda var. O frekans yakaladığınız insanlar veya aynen sizin gibi olanlar. Onlarla yakalayabildiğiniz frekans acaba sizden mi kaynaklanıyor, yoksa karşınızdakinden mi? Yoksa her ikinizin özellikleri mi bu frekansın doğmasına neden oldu?

İşte cevabını vermeniz gereken kritik bir soru.

Vereceğiniz bu cevap belki de kendiniz daha iyi tanımanıza yardımcı olacaktır.

Aslında “benim gibi bir insan yok” düşüncesi her zaman için motivasyonunuzu negatif yönde etkileyebilen bir tarz olabilir. Bu düşünce tarzı peşinden “ben yapıyorum ama onlar yapmadan kazanıyorlar” düşüncesini getirebilir. Getirse de siz siz olun bu hisse kapılmayın.

Düşünün sizin diğer insanlardan ayrı olan yönünüz nedir?

Çok mu fedakarsınız? Fazla mı iyimsersiniz? Paylaşımcı bir insan mısınız?

Nesiniz siz? Bir tanımlayın bakalım.

Tanımlayın ama bu tanımlama da bir şeyi unutmayın. Fedakarda olsanız, iyimserde olsanız veya paylaşımcıda… Eğer insanlarla iletişiminiz olmazsa o fedakarlıkları, paylaşımları yapabilir misiniz?

Hepsinin başlangıcı iletişim değil midir?

İşte başarınızın birinci sırrı…

Samimi ve içten ilişkiler… O ilişkiler ki sizi başarının doruklarına alır götürür. Mutluluğunuz ise başarı kelimesinden ne beklediğinize bağlı.

İkinci sır ise…

Siz farkında mısınız bilmem ama…

İnsanları faydalanılacak bir araç olarak gören bir çok kişi var. Hatta o kişi bir yöneticide olabilir veya kendini lider sananda!...

Önemli olan etrafınızdaki herkesi insan olarak görebilmektir.

Üçüncü sır ise…

Yaptığınız iş ne olursa olsun ortak nokta insanlara yaptıklarınızla değer katabilmektir.Bazı insanlar vardır sadece kendini anlatır.Bazıları ise kimlerle ve nasıl başarıya ulaştıklarını anlatır.

O insanlar kendisini yukarıya taşırken kurumlarını ve ekip arkadaşlarını da yukarıya taşır.

Ve siz bunu çok iyi biliyorsunuz.

Dördüncü sır…

İnancınız. İnanıyorsunuz. İnsanlar doğru iletişime doğrulukla cevap verebilirler. Bunu başarmakta yazımın başında belirttiğim gibi kimden nasıl kaynaklandığını bilmekten geçer. O zaman yönünüzü daha doğru çizebilirsiniz.

Altıncı sır…

Özgüveniniz. O özgüveni size sağlayanda çalışkanlığınız ve bilginiz.

Tüm bu sırlar sizin doğru ilişkiler kurmanıza yardımcı olacaktır. O ilişkilerde başarıyı getirecektir.

Her ne kadar kıskananlarınız olsa bile…

Evet, dostlarınız az olabilir, ama başarınızı alkışlayanlar çok olacaktır.